2026/Sayı 36
Öz: Türkiye`nin kuzeydoğu bölgesinde yer alan Kaçkar Dağları, ülkemizin en önemli dağ turizmi ve tırmanma rotalarından biridir. Kaçkar Dağı, Karadeniz Bölgesinin en yüksek zirvesi olmasının yanı sıra, Türkiye`nin de en yüksek dördüncü dağıdır. Verçenik Tepesi ise bölgenin en yüksek ikinci zirvesi olup, tırmanma tekniği açısından Türkiye`nin en zor dağlardan biridir. Bölgede dağcıların zirve tırmanışı yaptığı popüler beş ana zirve vardır. Bunlar Kaçkar Dağı (3932 m), Verçenik Tepesi (3711m), Kemerli Kaçkar- Kındeval Tepesi (3562 m),Altıparmak Dağı/Liblin Tepe (3492 m) ve Marsis Tepesi`dir (3334 m).Kaçkar Dağlarının bulunduğu bölge doğal güzellikleri nedeniyle 1994 yılında Milli Park statüsüne alınmıştır. Milli Parkın kuzeyi Rize, güneyi ise Artvin ve Erzurum il sınırları içinde yer almakta ve yaklaşık 530 km2`lik bir alanı kapsamaktadır. Kaçkar Dağları, üç bin metrenin üzerinde onlarca yükseltisi, sarp topoğrafyası, buzul gölleri, buzul vadileri, moren yığışımları, çeşitli buzul aşındırma yapıları, alpin çayırları, endemik bitki türleri ve otantik yaylaları ile dikkat çeken bir bölgedir. Aynı zamanda bu bölge, son derece zor tırmanma rotaları ve olağanüstü doğal güzellikleri nedeniyle de hem dağcıları ve hem de doğa severleri her mevsim cezbeden bir yerdir. Kaçkar Dağları`na kuzeyden ana ulaşım yolu, Ardeşen-Çamlıhemşin güzergahının bulunduğu Fırtına Vadisi ve bu vadinin kollarıdır. Kaçkarlara güneyden ise Yusufeli-Yaylalar üzerinden ulaşılabildiği gibi, Arhavi-Ortacalar-Yüksekoba-Altıparmak üzerinden de ulaşılabilir. Bu yazıda, uzun yıllardan beri Kaçkar Dağlarına yaptığım gezi ve tırmanışlarda çektiğim fotoğrafları ve gözlemlerimi Mavi Gezegen okuyucusu meslektaşlarımla paylaşmak istedim. Avusturya ve İsviçre Alplerini görmüş bir kişi olarak Kaçkar Dağlarının da en az onlar kadar güzel bir doğası olduğunu belirtmek isterim.
Öz: Dünyada ve ülkemizde toplumların inanç, ticaret, göç, savaş veya diğer kültürel geleneklerini sürdürmek amacıyla tarihsel süreçte kullandıkları yollar esas alınarak oluşturulan; veya bir bölgenin jeolojisini, coğrafyasını, doğal güzelliklerini, tarihi ve kültürel değerlerini yürüyerek veya bisikletle keşfetmeye olanak sağlayan uzun soluklu yürüyüş yolları bulunur. Bu yollar yüzlerce, bazıları binlerce kilometre uzunlukta olabilmektedir. Son zamanlarda doğasever ve gezginler tarafından çok tutulan bu yollar sayesinde turizm, kum-deniz-güneş üçlemesine dayanan klasik sınırlarının ötesine taşıp dört mevsim ve kırsal alana yayılarak yeni bir boyut kazanmıştır. Günümüzde çeşitli ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlar, sivil toplum örgütleri hem kültürlerarası diyaloğun geliştirilerek ortak doğal ve kültürel mirasa sahip çıkmak hem de sürdürülebilir kırsal kalkınmayı teşvik etmek amacıyla kültür yollarının oluşumuna öncülük etmekte ve desteklemektedir. Oluşturulan kültür ve yürüyüş yolları, uluslararası tanınırlığı olan yol işaretleriyle işaretlenmekte, harita, GPS ve rehber kitap gibi çeşitli dokümantasyonlarla olabildiğince standart hale getirilerek insanlar yürümeye özendirilmekte, daha çok insanın kültür turizmi içinde yer alması sağlanmaktadır.
Öz: 6 Şubat 2023`te Güneydoğu Anadolu`yu vuran 7.8 ve 7.5 büyüklüğündeki iki deprem,21. yüzyılın en ölümcül felaketleri arasında yer aldı. Medya ve bilim çevreleri depremin büyüklüğüne, derinliğine ve kırılma biçimine odaklandı. Ancak belki de üzerinde durmamız gereken asıl soru şu: Deprem mi öldürür, yoksa yıllar önce alınmayan kararlar mı` Bu yazıda, Adıyaman`da depremi yaşayan bir yerbilimci, felaketin doğanın kaçınılmaz bir sonucu olmadığını anlatıyor.
Öz: Doğa kaynaklı tehlikeler canlılar için tehdit oluşturabilen, ancak özünde doğanın normal gelişim süreçlerinin ürünü olaylardır. Bu doğal olaylar (örn. taşkın, heyelan, kuraklık, deprem v.b.), olayın meydana geldiği yerde bulunulması durumunda tehlike iken, insanlar için maddi ve/veya manevi kayıp ve yıkımlarla neticelenmeleri durumunda ise afete dönüşebilmektedirler. Geçtiğimiz yüzyılda insan nüfusunun ve yapılaşmanın yüksek bir hızla artması, daha fazla insanın ve daha fazla ekonomik faaliyetin doğal tehlikeler karşısında savunmasız kalmasına sebep olmuştur. Haliyle, gezegenimizin dinamik süreçleriyle ilişkili olağan doğal olaylar, insanlar açısından daha çok afete dönüşmekte ve rapor edilen afet sayılarının hızla artmasına sebep olmaktadır. Dolayısıyla, doğal olayların oluşturacağı tehlike etkilerinin zaman içerisinde değiştiği, günümüz dünyasında ise hızlı nüfus artışının bir yansıması olarak arazi kullanım türündeki değişimler neticesinde arttığı söylenebilir. Dünyanın hemen her yerinde artan nüfus, doğal tehlikelerden ötürü daha çok insanın risk altında yaşamasına sebep olmaktadır. Oluşabilecek afetlerden kaynaklı yaşanacak kayıpların en aza indirilebilmesi ise planlama çalışmalarını gerekli kılmaktadır. Bu kapsamdaki planlamaların dayanacağı bilgilere ulaşmamız, doğa kaynaklı tehlikelere dönük yerbilimcilerin sağlayacakları verilerle mümkün olmaktadır.
Öz: Muğla`nın güneybatı ucunda, Ege ile Akdeniz`in kucaklaştığı noktada uzanan Bozburun Yarımadası, ilk bakışta sarp kayalıkları ve seyrek bitki örtüsüyle insana pek de varsıl görünmeyen bir coğrafyadır. Oysa bu görünüşün ardında, antik dönemde `Karya Khersonesosu` ya da `Rodos Peraia`sı` olarak anılan geniş bir kırsal dünyanın izleri saklıdır. M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren köy dengi küçük ölçekli yerleşimlerin (kome ve demos) bir araya gelmesiyle oluşan federatif bir yapı burada şekillenmiş, M.Ö. 3. yüzyılın başlarından itibaren de Yarımada, Rodos`un siyasi idaresi altına girmiştir. Hellenistik ve Roma dönemlerinde bölge, yoğun bir tarımsal üretim alanına dönüşmüş; yerleşim düzeni de bu çetin topoğrafyanın kıvrımlarına göre biçimlenmiştir
Öz: Bir zamanlar jeologlar Dünya`nın hikâyesini kayaların yüzeyinden okurdu. Bugün aynı hikâye uydulardan, sensörlerden ve algoritmalardan akan veri içinde yeniden yazılıyor. Peki gezegenimizi anlamanın anahtarı artık makinelerde mi, yoksa hâlâ insan sezgisinde mi saklı`
Öz: İklim krizi, nüfus artışı, sanayileşme vb. faktörlerin etkisiyle büyük bir baskı altında kalansuyun kamu yararı ve bilimsel ilkeler temelinde yönetilmesinin en önemli araçlarından biri hidrojeolojidir. Oda Genel Kurulumuzda alınan karar doğrultusunda Oda Ana Yönetmeliğinde yapılan değişiklik ile Hidrojeoloji Mühendisliği kapsamındaki hizmetler Odasal yetki ve sorumluluklar açısından ulusal mevzuatta daha tanımlı bir hale getirilmiş oldu. Ülkemizde hidrojeolojik araştırmaların tarihi daha eskilere uzansa da bu alandaki kurumsal yapılanma tarihi 1950`lerde başlamaktadır. Bu çalışmada; hidrojeolojinin, özellikle kamu yönetimindeki kurumsallaşma sürecine ait idari ve tarihi değeri olan belgelerin araştırılıp bulunması ve okuyuculara sunulması; birer miras ögesi olan bu belgelerin "Odamızın ve mesleğimizin hafızasında" varlığını sürdürmesi ve gelecek nesillere aktarılması amaçlanmıştır.
Dizinler
TEST

